kral paylaşım
kral paylaşım

Kimler hatta?
Toplam 2 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 2 Misafir

Yok

[ Bütün listeye bak ]


Sitede bugüne kadar en çok 108 kişi Ptsi Tem. 31, 2017 12:18 am tarihinde online oldu.
En son konular
» Galatasaray 1-0 Juventus
Çarş. Ara. 11, 2013 7:25 am tarafından admın

» UFAK DOKUNUŞLARLA GÜZEL OLMAYA NE DERSİN ?İŞTE DOGRU MAKYAJ TEKNİKLERİ .....
C.tesi Haz. 29, 2013 4:42 am tarafından NAZLI

» Parker film indir
C.tesi Haz. 29, 2013 3:53 am tarafından LUBOV

» Eyvah Yas kirk film indir türkçe dublaj
C.tesi Haz. 29, 2013 3:50 am tarafından LUBOV

» Dev Avcısı Jack: Jack the Giant Slayer film indir türkçe dublaj
C.tesi Haz. 29, 2013 3:44 am tarafından LUBOV

» Celal İle Ceren Film indir
C.tesi Haz. 29, 2013 3:40 am tarafından LUBOV

» Laz Vampir Tirakula film indir
C.tesi Haz. 29, 2013 3:36 am tarafından LUBOV

» Mutlu Aile Defteri film indir
C.tesi Haz. 29, 2013 3:32 am tarafından LUBOV

» Romantik komedi 2: Bekarliga veda film indir
C.tesi Haz. 29, 2013 3:28 am tarafından LUBOV

Similar topics
Istatistikler
Toplam 283 kayıtlı kullanıcımız var
Son kaydolan kullanıcımız: alie

Kullanıcılarımız toplam 1015 mesaj attılar bunda 834 konu
Parker 2013 Türkçe Dublaj izle

Cuma Haz. 28, 2013 1:53 pm tarafından admın



Yorum: 0

Çanakkale Yolun Sonu 2013 Tek Parça Full HD izle

Cuma Haz. 28, 2013 1:41 pm tarafından admın



Yorum: 0

Moskovanın Şifresi Temel 2012 Full

Cuma Haz. 28, 2013 1:38 pm tarafından admın



Yorum: 0

Çakallarla Dans 2 Hastayız Dede Tek Parça HD

Cuma Haz. 28, 2013 1:37 pm tarafından admın



Yorum: 0

Asla Pes Etme 2 [Türkçe Dublaj] [HD] [Tek Parça]

Cuma Haz. 28, 2013 1:35 pm tarafından admın



Yorum: 0

God of War: Ascension

Cuma Haz. 28, 2013 1:32 pm tarafından admın



Yorum: 0

G.D.O. KARAKEDI TEK PARÇA

Cuma Haz. 28, 2013 1:31 pm tarafından admın



Yorum: 0

MEKANİK full tek parça

Cuma Haz. 28, 2013 1:30 pm tarafından admın



Yorum: 0

Pembe Panter 2 - Full Film

Cuma Haz. 28, 2013 1:29 pm tarafından admın



Yorum: 0

Anahtar-kelime

Eylül 2017
PtsiSalıÇarş.Perş.CumaC.tesiPaz
    123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930 

Takvim Takvim


Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Kuruluş ve genişleme dönemi hakkında bilgi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Kuruluş ve genişleme dönemi hakkında bilgi Bir Paz Tem. 19, 2009 6:09 am

admın

avatar
Admin
Admin
Osmanlı Devleti - Kuruluş ve genişleme dönemi (y. 1300- 1481)


Osmanlı tarihinin ilk iki yüzyılı neredeyse kesintisiz bir yayılma ve genişleme dönemi oldu. Bu dönemde Osmanlı egemenliği Kuzeybatı Andolu'daki küçük bir uç beyliğinden, Anadolu'nun tamamını, Güneydoğu Avrupa'yı ve Arap dünyasını içine alan bir imparatorluğa doğru çok büyük bir nicel ve nitel değişim gösterdi. Fetih süreci içinde Osmanlılar savaşçı kabile şefliğinden devlete dönüşürken Ortadoğu'nun köklü siyasal, ekonomik ve toplumsal kurumlan da gerek Bizans'tan, gerekse Orta Asya'nın büyük Türk göçebe ve yan göçebe konfederasyonları ile ilk gerçek Türk-İslam devletleri olan Selçuklulardan devralman kurum ve geleneklerle kaynaştı-nldı. Osmanlı sentezinin yeni kalıplan eskilerinin yerini aldı ve günümüze değin Ortadoğu'ya damgasını vurdu.

http://internetteki.eniyiforum.net

admın

avatar
Admin
Admin
Osman Bey ve ardıllarının zaferleri (y. 1300-1402)


Genişlemelerinin başlarında Osmanlılar küçülüp sönmekte olan Hıristiyan Bizans Devleti'ne karşı Türk gazilerinin önderleri olarak sahneye çıktılar. Sosyoekonomik açıdan gaziler, Germen comtatus ya da Gefolgschaft'ı gibi, bir savaş şefine kişisel bağlılık temelinde birleşen genç savaşçılardı; bu yönleriyle evrensel, islam uğruna savaşma ideoloj ileriyle ise özgül bir olguyu ifade ediyorlardı. Çevresinde toplandıktan aristokratik soyun ataları Malazgirt Savaşı'ndan (1071) sonra Orta ve Doğu Anadolu'ya yerleşen göçebe Oğuz Türkmen kitleleriyle Anadolu'ya gelmiş Kayı boyundandı. Iran ve Mezopotamya'da İlhanlı Devleti (İran Moğolları)'nin kurulmasıyla, Moğollar 13. yüzyılda yeni bir Türkmen dalgasını önlerinden Anadolu'ya sürdüler. Önemli kesimleri Anadolu Selçukluları tarafından uç denen sınır boylarına kaydınlan bu ikinci dalgayla Anadolu daha da Tûrkleşti. Kösedağ Savaşı'nda (1243) Moğolların Anadolu Selçuklu ordusunu yenmesinin ardından Osman Bey kuzeybatı Anadolu'daki uç beyliğinin emiri olarak sivrildi ve o yörede Bizanslılarla savaşan gazilerin önderliğini üstlendi.

Anadolu Selçuklu gücünün yerini Moğolların gevşek metbuluğunun (süzerenliğinin) almasıyla, Anadolu'nun Moğol işgaline uğramamış bölgelerindeki Türkmen beylikleri bağımsız bir karakter kazandı. Bunlardan biri olan Osmanlılar arkalarında Germiyanoğulları gibi daha güçlü beylikler bulunduğundan akınlannı ister istemez İstanbul Boğazı ile Marmara Denizinin güneyinde kalan Bizans topraklarına yönelttiler. Bu, birkaç bakımdan onların tarihsel şansı oldu; darü'l-islama saldırsalar yalnızlığa itilip ezilecekken darü'l-harbe karşı hareketlerinde kendilerine bir geçim kaynağı aramakta olan ve İslamı yayma ateşi taşıyan başıboş göçebeleri, kentli işsizleri ve sürekli yeni otlaklara gereksinim duyan aşiretleri çevrelerinde topladılar. Aynı zamanda Bizans İmparatorluğu'nun içsel çürümüşlüğünü yakından tanıdılar. I. Bayezid'e (hd 1389-1402) değin de, bu ilk yayılmanın getirdiği kudret ve zenginliği doğudaki Anadolu Türk beyliklerini ele geçirmek için kullandılar.

1300'e gelindiğinde Osman Bey Dorylaion'dan ( Eskişehir) Nikaia (İznik) Ovasına uzanan alanı ele geçirmiş ve Bizanslıların giriştiği birkaç örgütlü karşı saldınyı püskürtmüştü. Bizans imparatorunun Batı Avrupalı paralı askerlere başvurması Türklerden çok kendi toprakları ve halkına zarar veriyor, hem iyice şişmiş ve müsrifleşmiş Bizans Devleti'nin ağır vergi yükünden, hem de Katalan ve Norman şövalyelerinin zorbalık ve yağmacılıklarından yılan Hıristiyan köylüler, henüz görece ucuz bir yönetim sistemini, dolayısıyla daha hafif bir vergi yükünü temsil eden Türklerin himayesine girmeyi yer yer iyi karşılayabiliyorlardı. Bununla birlikte Osmanlılar o sırada etkili kale kuşatma ve düşürme araçlarından yoksundu; büyükçe kentleri alamadıkları gibi, Güneybatı Anadolu'da güçlenen Türkmen komşulan Aydınoğulları ve Karesioğullarına da dokunamıyorlardı. Orhan Gazi'nin 1326'da Bursa'yı alması Yakındoğu'nun köklü devlet gelenekleriyle yüksek islam kültürü ve hukukunun taşıyıcısı olan ulema için bir çekim merkezi yarattığı gibi, gerçek bir ordunun kurulmasını ve beyliğin devlete dönüştürülmesini sağlayacak idari, mali ve askeri gücün biriktırilmesinde ilk büyük adımı oluşturdu. Kuzeybatı Anadolu'nun Nikaia, Nikomedeia (İzmit) ve Scutari ( Üsküdar) gibi geri kalan Bizans kentlerini de 1330-38 arasında ele geçiren Orhan, daha sonra güneydeki Türkmen komşularının iç kavgalarından yararlanarak 1345'te Karesi topraklanni ilhak etti. Edremit Körfeziyle Kapıdağ Yarımadası arasındaki bölgeyi denetimi altına alarak Marmara Denizine ulaştı. O zamana değin Trakya ve Konstantinopolis'teki (İstanbul) rakip Bizans hiziplerine paralı asker (ve büyük kazanç) sağlamak Aydınoğullarının tekelindeydi. 1346'da ise Orhan Bizans imparatoru VI. İoannes Kantakuzenos'un başmüttefiki oldu ve böylece Osmanlı birlikleri için Avrupa'ya geçme olanağı doğdu. Umur Bey'in ölümünden (1348) sonra Aydınoğullarının dağılması üzerine Osmanlılar gazilerin önderliğini tek başlarına üstlenecek hale geldiler. Kantakuzenos'un Bizans tahtını ele geçirmesine yardımcı olan Orhan, karşılığında imparatorun kızı Theodora ile evlendi ve Trakya'da dilediği gibi hareket etme hakkını kopardı. Osmanlı akıncılarının sık sık Gelibolu'dan yukarılara çıkarak elde ettikleri ganimet Osmanlı gücünün maddi temellerine katkıda bulundu. Orhan'ın küçük oğlu Süleyman Paşa 1353'te Gelibolu' yu üs haline getirdi ve Bizans'ın bütün tepkilerine karşın boşaltmayı reddetti. Süleyman'ın akıncıları bu üsten hareketle M eriç Vadisinden Balkanlar'a yöneldiler. Bir süre sonra Kantakuzenos, biraz da Türklerle işbirliği yapması nedeniyle tahttan düştü ve Avrupa tehlikenin gerçek boyutlarını fark etmeye başladı.

Bununla birlikte I. Murad (hd y. 1360-89) dönemine değin Gelibolu kalıcı fetihler için kullanılmadı. Bundan sonra, savunucularının azlığına ve dağınıklığına karşın Konstantinopolis'in kalın surlarından yılarak çevresinden dolaşmayı yeğleyen Osmanlılar doğrudan kuzeye, Trakya'ya uzandılar. Bu aşama 1361/62'de Adrianopolis'in zaptıyla noktalandı ve Bizans İmpatorluğu'nun bu ikinci büyük kenti Edirne adıyla yeni Osmanlı başkenti oldu. Konstantinopolis ile Tuna arasındaki en önemli kale olan Edirne Osmanlılara Avrupa'daki toprak kazanımlarını korumada, Trakya'yı yönetmede ve kuzeye doğru yayılmada önemli kolaylıklar sağlıyordu. Meriç Vadisinden yukan hareketini sürdürerek 1363'te Plovdiy'i ( Filibe) alan I. Murad Bizans'ı tarımsal hinterlandının büyük bölümünden yoksun bıraktı; başlıca tahıl ve vergi kaynaklarını denetimine alarak imparatoru Osmanlıların metbuluğunu tanımaya zorladı.

Sırp prensi Stefan Dusan'm ölümü ( 1355) üzerine bölünmüş ve zayıf durumda kalan Sırplar, Macar kralı I. Lajos (Büyük) ve Bulgar çarı İvan (Şişman) ile ittifak kurarak Osmanlılara karşı ilk Haçlı seferini başlattılar. Bizans imparatoru V. İoannes de Konstantinopolis ( Ortodoks) ve Roma ( Katolik) kiliselerini birleştirerek Avrupa'nın desteğini sağlamaya çalıştıysa da, Bizans Batı'dan herhangi bir somut yardım alamadığı gibi kendi içinde daha fazla bölündü. Böylece I. Murad'ın Çirmen Savaşı'nda (1371) müttefiklere karşı kazandığı zafer Osmanlıların kendilerine olan güvenlerinin artmasına, düşmanlarının da daha fazla direnmeden Murad'ın metbuluğunu kabul etmelerine yol açtı. Bundan sonra Murad Avrupa' da vasallık ilişkilerine dayanan bir imparatorluğun temelini attı. Osmanlılar kendilerini metbu tanıyan, yıllık vergilerini düzenli ödeyen ve istendiğinde Osmanlı ordusuna asker veren yerel hanedanları tasfiye yerine onlarla işbirliğine gittiler. Egemenliklerini barış içinde benimseyen yönetici sınıflarla tebalannı canlarına, mallarına, geleneklerine ve konumlarına dokunulmayacağı konusunda rahatlatarak olası direnmeleri yumuşattılar ve kendi devlet aygıtlarını henüz çok geliştirmeden ya da işgal garnizonları kurmadan yeni topraklarını kolayca yönetebilir duruma geldiler. I. Murad 1371-87 arasında Makedonya'yı, bu arada Manastır (1382), Sofya (1385) ve Niş'i (1386) kapsayan Orta Bulgaristan'ı, sonunda da Sırbistan'ı fethetti.

Tuna'nın güneyindeki imparatorluk alanını pekiştiren bu hamle Balkan ülkeleri ittifakının 1389'daki I. Kosova Savaşı'nda uğradığı dramatik yenilgiyle noktalandı. Bugünkü Romanya, Bosna, Arnavutluk, Yunanistan ve Sırpların Belgrad Kalesi daha Osmanlı egemenliği dışındaydı, ama artık Müslüman yayılmasını durdurabilecek tek güç Macaristan'dı

http://internetteki.eniyiforum.net

admın

avatar
Admin
Admin
1.BAYEZİD'in Anadolu'yu ilhakı ve Timur'a yenilmesi

I. Bayezid babasının zaferinin meyvelerini toplamak amacıyla Avrupa'da yeni fetihlere girişmek şöyle dursun, Anadolu Selçuklu Devleti'nin enkazı üzerinde Konya'yı başkent alarak yükselen Karamanlı tehdidini göğüsleyebilmek için, yenik düşmüş eski vasallannı ivedilikle bağışlayıp yerlerine iade ederek dikkatini Anadolu'ya çevirmeye zorlandı. Bayezid'in öncelleri Türkmen beyliklerini zorla ilhaktan kaçınmış, ama evlenme ve toprak satın alma gibi barışçı yöntemlerle genişlemekten geri durmamışlardı. Bu yolla, Hamidoğulları ve Germiyanoğullarının Orta Anadolu'daki topraklarını ele geçirerek Karamanlılarla komşu olmuş ve I. Murad bir Karamanlı saldırısı olasılığına karşı bazı askeri önlemler alma gereğini duymuştu. Osmanlıların Avrupa ile uğraştığı sırada ise Karamanlılar Sırbistan'la işbirliği yaparak Murad'ın Avrupa ve Aşya'daki yasallarını kışkırtmış, Kosova'da bozguna uğrayan Balkan ittifakını da desteklemişti.

Bu koşullarda Bayezid, Karamanlıların Anadolu'da başlattığı genel ayaklanmayı cepheden saldın yoluyla göğüslemeyi yeğledi. 1390 sonuna değin Batı Anadolu'daki bütün Türkmen beyliklerini topraklarına kattı; 139l'de Karamanlıları yendi; Doğu Anadolu'daki bazı Türkmen beyliklerini ortadan kaldırdı. Ama bölgenin fethini tamamlamaya hazırlandığı sırada, Balkanlar'da bu kez Macaristan ve Bizans'tan yardım gören bazı vasatlarının ayaklanması üzerine Avrupa'ya döndü. İki cephe arasındaki hızlı hareketleri nedeniyle Yıldırım sanı verilen Bayezid asileri kısa zamanda bastırdı (1390-93): Bulgaristan'ı işgal edip ilk kez doğrudan Osmanlı yönetimine bağladı ve Konstantinopolis'ı kuşattı. Macaristan'ın karşılık olarak örgütlediği büyük Haçlı seferini de Niğbolu Savaşı'nda (1396) bozguna uğrattı. Tuna'nın güneyinde Osmanlı egemenliği iyice sağlamlaşmış, Avrupa dehşete düşmüştü, islam dünyasında büyük saygınlığa kavuşan Bayezid, Kahire'deki kukla Abbasi halifesi tarafından (sultan unvanını tekellerinde tutmak isteyen Memlûklerin muhalefetine karşın) sultan unvanıyla ödüllendirildi.

Bu nokta 14. yüzyıldaki Osmanlı genişlemesinin doruğu oldu. Bundan sonra haçlıların yarım bıraktırdığı işine dönen Bayezid, 1397'de Karamanlıları çiğneyip geçerek bu son Türkmen beyliğini topraklarına kattı. Osmanlıların Doğu Anadolu'ya dayanmaları, Orta Asya, İran, Afganistan ve Mezopotamya'da güçlü bir imparatorluk kurmakta olan Timur'un dikkatini çekmekte gecikmedi; 1398'de Hindistan'ı istilaya girişen Timur, batı kanadındaki ağırlık nedeniyle bu projesinden vazgeçmek zorunda kaldı.

Osmanlılar ile Anadolu beylikleri arasındaki siyasi ve askeri mücadele, yerleşik köylülerin vergilendirilmesi üzerine kurulu sürekli, profesyonel ordusu ve bürokrasisiyle gerçek bir devlet ile göçebe kabile düzeni arasındaki toplumsal çatışmayı da ifade ediyordu. Türkmen beyliklerinin yapısı ise klasik Asyalı karakterine Osmanlılarınkinden daha çok uyan Timur'un devletine yakındı. Bayezid'den kaçarak kendisine sığınan Türkmen beyliklerinin de etkisiyle Timur sonunda Osmanlı gücünü kırmaya karar vererek Anadolu'ya girdi ve Sivas'ı yakıp yıktı. Bayezid ile Timur'un farklı nitelikteki orduları birbirlerine kavuşurlarken, bazı bakımlardan 1071'deki Malazgirt Savaşı'nda Uz ve Peçeneklerin Bizans'tan Alp Arslan'a geçmesine benzer bir gelişmeyle Osmanlıların Türkmen vasalları ve Müslüman askerleri, yalnızca kâfirlere karşı savaşmayı öngören gazi geleneğinden koptuğu gerekçesiyle Bayezıd'i terk edip Timur'a katıldılar. Yalnız Hıristiyan vasallarının birlikleriyle kalan Bayezid 1402'deki Ankara Savaşı'nda) Timur'a tutsak düştü ve bir yıl geçmeden öldü.

http://internetteki.eniyiforum.net

admın

avatar
Admin
Admin
İmparatorluğun yeniden kuruluşu (1402-81) 1:


Anadolu'yu fethetmeyi amaçlamayan Timur, kendisine katılan Türkmen beylerine eski topraklarını vererek çekildi. Böylece Osmanlılar daha Bayezid'in oğulları zamanında Batı Anadolu'daki kazanımlarını geri alabildiler. İmparatorluğun o sırada herhangi bir saldırıya uğramayan Avrupa topraklarının sağlam iç örgütlenmesi bunda belirleyici rol oynadı. Türkleri belki Rumeli'den söküp atabilecek güçlü bir Haçlı seferi Hıristiyan alemindeki bölünmeler nedeniyle gerçekleşmeyince, Osmanlı Devleti'nin toparlanmasının önündeki başlıca engeli şehzadeler arası kavgalar oluşturdu. Bayezid'in dört oğlu taht uğruna birbirlerine girdiler. Yükseliş yüzyıllarının büyük köylü ayaklanmaları da bu ortamda çıktı. Büyük şehzade Süleyman Çelebi, Osmanlıların Hıristiyan vasallarını ye Bayezid'in doğudaki son fetih girişimini destekleyen kesimleri yanına alarak Edirne'yi başkent edindi ve bir ara Trakya'ya egemen oldu. Avrupa'daki ilk yayılma, dalgasının ardındaki eski Türkmen soyluları ise Çelebi Mehmed'in (I. Mehmed) çevresinde toplandılar. Güven ve istikrardan yana olan esnaf ve zanaatçı loncaları ile Anadolu'daki kent kökenli, Sünni, merkeziyetçi tarikatların da katılmasıyla Çelebi Mehmed bütün kardeşlerine üstün gelmeyi başardı;, Bursa'daki Musa Çelebi'yi, Balıkesir'deki İsa Çelebi'yi ve Süleyman Çelebi'yi öldürttü. Fetret Devri de (1402-13), Çelebi Mehmed'in bütün imparatorluğa egemenliğini kabul ettirmesiyle son buldu. Bu arada ideolojik esin kaynağım Şeyh Bedreddin'in panteist, ilkel komünist düşüncelerinde bulduğu kabul edilen Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklanmaları da bastırıldı.

I. Mehmed'in (1413-21) ve II. Murad'ın (1421-44 ve 1446-51) hükümdarlığı sırasında ikinci bir genişleme dönemi yaşandı ve Bayezid'in imparatorluğuna yeni topraklar katıldı. I. Mehmed ihtiyatlı bir politikayla Bulgaristan ve Sırbistan'da eski vasallık sistemine geri döndü ve bağlı prensliklere Avrupa'da yeni seferlere girişmeyeceği konusunda güvence verdi. II. Murad da padişahlığının ilk yıllarında daha çok Rumeli' deki gazilerin, komutanlarının ve vasal prenslerin, Anadolu'da da Ankara Savaşı'ndan sonraki konumlarına dönmeye çalışan Türkmen beylerinin yarattığı iç sorunlarla uğraştı. 1422-23'te Balkanlar'daki direnişi bastırdı; Konstantinopolis'i bir kez daha kuşattı ve kuşatmayı ancak Bizans'ın yüklü bir haraç ödemesi üzerine kaldırdı. Ardından Anadolu'ya yeniden egemen olarak Timur'un geride bıraktığı Türkmen beyliklerinin çoğunu haritadan sildi; doğudaki Timurlular Devleti'ni tedirgin etmemek için yalnız Karamanlılar ile Candaroğullarının yergiye bağlamakla yetindi. Bundan sonra ise, Osmanlı Devleti'yle Venedik arasındaki ilk savaşı başlattı (1425). Venedik Osmanlı topraklarında ve Karadeniz'de ticaret üstünlüğünü kazanmak için o ana değin sultanlarla iyi geçinmeye çalışmışsa da, Osmanlıların Makedonya'yı geçerek kendi gölü saydığı Adriyatik kıyılarına erişmesini engellemek uğruna Selanik'i Bizans'tan devralmıştı. Savaş birkaç yıl sürüncemede kaldı. Venedik İtalya'daki sorunlarla uğraşıyor, Osmanlılara da Venedik kadırgalanyla açık denizde değilse bile kıyı sularında, ordunun koruması altında baş edebilecek bir filo oluşturmak için zaman gerekiyordu. Bu arada Macaristan'ın Eflâk (bugün Romanya'nın bir bölümü) topraklarına egemen olma çabası da, Murad'ı ömrünün sonuna değin uğraştıracak bir dizi çatışmayı başlattı. Sonunda II. Murad Selanik'i ablukaya alıp ordusunun kente girmesini (1430) sağlayacak bir donanma kurdu ve Adriyatik ile Ege'deki Venedik limanlarına denizden yapılan akınlarla Venedik'i 1432'de banşa zorladı. Anlaşma koşullarına göre Venedik Osmanlıların Adriyatik'e çıkmasını önlemeye çalışmaktan vazgeçiyor; karşılığında imparatorluk sınırlan içinde önde gelen ticari güç olmasına izin yeriliyordu.

http://internetteki.eniyiforum.net

admın

avatar
Admin
Admin
İmparatorluğun yeniden kuruluşu (1402-81) 2:


Osmanlı Devleti'nin kurucu aristokrasisini oluşturan, Fetret Devri'nde de Çelebi Mehmed'in çevresinde toplanan Türkmen soylularının tahta çıkardığı II. Murad, çok geçmeden bu eski ailelerin Rumeli ve Anadolu'da kazanılan topraklarda kurdukları büyük mülklere de yaslanarak güçlenmelerinden tedirgin olmaya başladı. Türk beylerinin nüfuzunu dengelemek için hizmetindeki Türk olmayan grupları güçlendirmeye koyuldu. Özellikle, Yeniçeri Ocağı denen piyade örgütlenmesine ve her yıl Balkan eyaletlerinden toplanan Hıristiyan gençlerin Müslüman yapılarak sultana ömür boyu sadakat içinde yetiştirilmeleri anlamına gelen ünlü devşirme usulüne ağırlık verdi. Böylece devletin görece özerk çıkarlarına hizmet ederek devlete toplumdan ve toplumsal sınıflardan tümüyle bağımsızmış gibi bir görünüm kazandıran bir aygıtı geliştirdi. Yeni fethedilen toprakların tımar, zeamet ve haslar halinde dağıtımından aslan payım alarak zenginleşen ve çoğalan devşirmeler bu yükselme dönemlerinde hep savaştan ve sürekli genişlemeden yana oldular. Tehlikeyi gören eski Türk aileleri ise doğal olarak buna karşı çıktılar ve özellikle birçok sadrazam yetiştiren Çandarlılar çevresinde barış yanlısı bir grup oluşturdular. II. Murad bazen köklü ailelerin doğudan gelebilecek yeni bir tehlike ve yeniden iki cephede birden savaşmak olasılığına ilişkin uyarılarına ikna olmuş göründü ya da uymak zorunda kaldı. Bazen de devşirmelerin saldırı özlemleri doğrultusunda davranarak, 1434'te Sırbistan ve Eflâk üzerinden yeniden Macaristan'la mücadeleye girdi. Macar kralı Sigismund'un 1437'de ölmesinden yararlanarak Sırbistan'ı (Belgrad dışında) işgal ye 1439'da ilhak etti. Böylece vasallık ilişkilerini her yerde dolaysız Osmanlı yönetimine dönüştürmeye doğru bir adım attı. Artık Tuna'nın kuzeyine ilerlemenin önündeki başlıca engel Macarların elindeki Belgrad Kalesi'ydi. Bu noktada Osmanlıları Eflâk'ta, gazilerle sınır savaşlarında pişmiş, karakışta bile harekâtı sürdürecek kadar dayanıklı ve inatçı Jânos Hunyadi'nin komutası altındaki Macarlar duralattı. Osmanlı kuvvetlerinin Hunyadi komutasındaki güçlere yenilmesine barış yanlısı Türk soyluların baskısı da eklenince, II. Murad 1444'ün hemen başlarında Edirne-Segedin Antlaşması'yla Sırbistan'a özerkliğim geri vermeye, Eflâk ve Belgrad üzerinde Macar egemenliğini tanımaya, Tuna'nm kuzeyine akın yapmamaya razı oldu. Aynı yıl Anadolu'daki başlıca düşmanı Karamanlılarla barış yaparak tahtı çok genç yaştaki oğlu II. Mehmed'e (hd 1444-46 ve 1451-81) bıraktı ve Manisa'ya çekildi ya da tam anlaşılamayan siyasal çatışmalar içinde çekilmeye zorlandı. Devşirmeler II. Mehmed'in çevresinde kümelenirken Çandarlı Halil Paşa sadrazamlığını korudu ve böylece çelişmeler çözülmemiş kaldı. Bizanslılar ve papa ise Osmanlı üst yönetiminde oluşan otorite boşluğundan Osmanlıları Avrupa'dan sürmek için yararlanmaya kalktılar. Örgütledikleri yeni Haçlı seferine, Müslümanlarla imzaladıktan barış anlaşmasının bağlayıcı sayılamayacağı konusunda papanın güvence vermesiyle Macaristan ve Venedik de katıldı. Haçlı ordusu Balkanlar'ı aşarak Karadeniz kıyısındaki Varna'ya vardı. Burada ikmallerini yaparak onlan Konstantinopolis'e taşıması planlanan Venedik filosu, II. Murad'ın Osmanlı ordusunun büyük bölümüyle Anadolu'dan gelmesini de önleyecekti. Ama Sırbistan'ın sultana sadık kalması Venediklilerin de yenilgi durumunda ticari ayrıcalıklarını yitirmekten korkarak yükümlülüklerini yerine getirmemesi Haçlıları Varna'da hareketsiz bıraktı. Bu arada Edirne'de askerin de ayaklanması (Buçuktepe Olayı) üzerine devşirme paşaların içten içe hoşnutsuzluğuna karşın çağrılan II. Murad Rumeli ve Anadolu tımarlılarını birleştirecek zamanı buldu ve 10? Kasım 1444'te Varna'da ezici bir zafer kazandı. Bundan sonra Trakya, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan'ın geniş kesimleri dolaysız yönetime geçirildi, tskender Bey (Gjergj Kastrioti) önderliğinde Arnavutlar ise II. Kosova Savaşı'ndaki (1448) kesin yenilgiye kadar direndiler. II. Murad Şubat 1451'de öldüğünde Tuna sınırı güvenlik altındaydı. II. Mehmed'in ikinci saltanat dönemi açılırken, dıştaki sakinliğe karşılık, Osmanlı sarayı ve egemen sınıfının iç ilişkileri son derece gergindi: Devşirmeler artık bekledikleri günün geldiğini düşünerek sabırsızlanıyor; genç sultan, yedi yıl önce yeniçerilerin Buçuktepe Olayı'nın, hatta belki ondan önce Haçlı seferinin, el altından Çandarlı Halil Paşa tarafından kışkırtılmış olduğundan kuşkulanıyordu. Ama yeni bir iktidar odağı oluşturmaksızın, "baba yadigân" yaşlı vezirin temsil ettiği kurucu aristokrasinin gücünü kırmak için ancak büyük, olağanüstü bir zaferin kazandırabileceği saygınlıktan yararlanabilirdi. Bu nedenle, Varna ve II. Kosova savaşlarıyla ortaya çıkan elverişli durumu yeni fetihlerle değerlendirmek isteyen savaş yanlısı devşirme ricalinin ilk hedefi doğrudan doğruya Konstantinopolis oldu. II. Mehmed ve yandaşlarının sağlam gerekçeleri vardı. İki yakada kazanılan onca toprağın doğal yönetim ve kültür merkezi başkalarının elinde kaldıkça, Avrupa'daki Osmanlı egemenliği daha fazla genişletilemeyeceği gibi, Rumeli ve Anadolu' yu birleştiren gerçek bir imparatorluk da yaratılamayacaktı. Sadrazam ve öbür Türk soylulan ise İstanbul'a saldırmaya şiddetle karşıydılar. Hep yeni bir Haçlı seferi olasılığını öne sürüyor, gerçekte ise Bizans başkentinin düşürülmesinin devşirmelerin zaferi olacağından çekmiyorlardı. Bu inatçı tutumları sultanda ihanet kuşkusu uyandırdığı gibi, zamanı geldiğinde Çandarlı Halil Paşa'nın ihanetle suçlanması senaryosuna da uygun düşecekti. Kaldı ki, var olan kuvvet dengelerini sürdürmek uğruna Halil Paşa gerçekten Bizanslılarla bazı gizli ilişkilere girmiş olabilirdi. Sonunda gerçekleşen kuşatma (6 Nisan -29 Mayıs 1453), Konstantinopolis'in fethi (bks. İstanbul'un Fethi) ve Osmanlı başkenti yapılması Osmanlı tarihinde yeni bir perdeyi açtı. İç politika açısından, eski Türk ailelerinin korktuğu başlanna geldi. Önderleri hemen idam ya da sürgün edildi ve servetlerine el kondu. Bütün kilit mevkilere devşirmelerle yandaşları yerleşti. Dışta ise İstanbul'un alınışı, eski halifelik topraklatı hâlâ Mısır Memlûkleri ile İran'daki Timur ardıllarının elinde olduğu halde, II. Mehmed'i Fatih sanıyla İslam âleminin en ünlü hükümdarı yaptı. Üstelik Mehmed'in özlemleri, yalnızca Müslümanları ve Türkleri egemenliği altında toplamaya değil, yeni aldığı kentin simgelediği her şeye, Bizans İmparatorlu-ğu'nun canlandırılmasına, hatta belki tüm Hıristiyan dünyasına kadar uzanıyordu. Bu kadar kapsamlı hedefler uğruna II. Mehmed çeşitli dayanak noktaları kurmaya girişti. İlk olarak, istanbul'u yüzyıllar boyu hükmettiği alanın yeniden siyasal ekonomik ve toplumsal merkezi haline getirmeye yöneldi. Bu amaçla, imparatorluğun bütün tabi halklarından grupları kente yerleştirmeye başladı. En nitelikli, yetenekli ve girişken kişileri başkente çekmek için özel vergi bağışıklıkları getirdi. Belli başlı dinsel grupların millet denen cemaatler halinde kendi kendilerini yönetmelerine, sultanın genel himayesi altında kendi dinsel önderlerini, geleneklerini, medeni hukuklarını, dillerini korumalarına izin verdi. Kent fiziksel açıdan da restore edildi. Eski yapılar onarıldı; yollar, sukemerleri, köprüler yapıldı; kanalizasyon sistemi iyileştirildi; kalabalık bir nüfusu beslemek için gerekli dev bir ikmal ve iaşe ağı kuruldu, istanbul'un sanayi ve ticaretini geliştirmek için imparatorluğun dört bir köşesinden tüccar ve zanaatçılara belirli ayrıcalıklar tanındı. Zamanına göre çok geniş, hatta kozmopolit bir kültür taşıyan, ideolojiye çok önem veren, Rumca bilen ve Roma imparatorlarının ardılı görüntüsünü bilinçli olarak veren, İtalyan Rönesansı'nı dikkatle izleyen ve İslamın yasaklarına karşın Bellini'ye ünlü portrelerini yaptıran II. Mehmed, daha çok sipahiye tımar verebilmek için mirî araziyi genişletmeyi ve şeriatı çiğnemek pahasına, örfi hukuk buyurma yetkisine dayanarak kurucu aristokrasinin elindeki mülk ve vakıfları yeniden devlet rakabesine almayı denedi. Bütün bu nedenlerle şeriatın temsilcileri ve halk arasında, gizlice Hıristiyan olduğu ya da olmayı düşündüğü bile söylenen II.Mehmed cihan egemenliği iddiası doğrultusunda, hırs ve enerjisinin önemli bir bölümünü Asya ve Avrupa'daki topraklarını büyütmeye ayırdı. Bizans ve Selçuklu hanedanlarının tek meşru vârisi olduğunu sorgulayabilecek hiçbir bey bırakmadı ve geri kalan bütün vasallık ilişkilerinin yerine dolaysız Osmanlı yönetimini geçirdi. Ayrıca, Osmanlı egemenliğini II. Murad'dan devralınan sınırların ötesine taşıdı. 1454'ten 1463'e değin Avrupa'nın güneydoğusuna ağırlık vererek Sırbistan'ı ilhak etti (1454-55); Mora'yı imparatorluğuna katarak (1458-6X1) Bizans tahtının son hak sahipleri olan despotları ortadan kaldırdı. Venedik Mora'nın Ege kıyısındaki önemli kalelerini sultana teslim etmeyi reddettiğinde, II. Mehmed Osmanlı-Venedik Savaşı'nı başlattı (1463-79). Aynı zamanda Trabzon (1461) ile Sinop ve Kefe gibi Karadeniz'de 'varlıklarını koruyabilmiş Ceneviz (Cenova) ticaret kolonilerini alarak, Kırım hanlarının Osmanlı metbuluğunu kabulü sürecinin ilk adımını attı. 1463'te Katolik Macarlardan büyük baskı gören yerli Bogomil mezhebi, üyelerinin yardımıyla Bosna'yı işgal ve ilhak etti. Venedik'ten denizyoluyla gelen yardımlarla Arnavutluk direnmeyi sürdürdüğünde, kalabalık Türkmen aşiretlerini buraya sevkederek fethin tamamlanmasını sağladığı gibi, ülkede yerleşik bir Müslüman nüfus da yarattı. Yeni bir Haçlı seferi düzenleyemeyen Papalık ve Venedik ise Karamanlılar ile İran'da Timur ardıllarının yerini alan Uzun Hasan'ın yönetimindeki Akkoyunluları kışkırtarak II. Mehmed'in dikkatini doğudaki geleneksel düşmanlarına çekmeye çalıştılar. Ama II. Mehmed sülale kavgalarından ustaca yararlanarak 1466'da Karaman'ı işgal etti ve Anadolu'daki dolaysız Osmanlı yönetimini Fırat'a dayandırdı. Üzün Hasan buna çok sayıda Türkmen beyiyle Anadolu'ya girerek karşılık verdiğinde, Venedik de Mora'daki hücumlarını yoğunlaştırdı, Macaristan Sırbistan'ı istilaya başladı ve İskender Bey Bosna'ya saldırdı. II. Mehmed ise bu düşmanları birer birer yenmeyi başardı. 1473'te Otlukbeli Savaşı'nda Uzun Hasan'ı bozguna uğrattı. Akkoyunlu hükümdarı Anadolu'nun tümünde Osmanlı egemenliğini tanıdı ve İran'a döndü. Bu basan Suriye'deki Memlüklerle çatışmaya yol açtı. Memlûkler'i yenememekle birlikte etkisiz duruma getiren II. Mehmed yeniden Venedik'le ilgilendi. Adriyatik kıyılarına denizden yapılan bir dizi akın sonunda varılan barışla (1479) Venedik Arnavutluk ve Mora'daki üslerini teslim etmeyi, ticari ayrıcalıklarının sürmesi karşılığında Osmanlılara her yıl düzenli haraç ödemeyi kabul etti. Bununla birlikte ortaçağ dünyasını Hindistan ve Çin'e bağlayan İpek Yolu ve Baharat Yolu'nun İtalya'daki son duraklarını ele geçirip kârlı bir ticareti denetimine almayı amaçlayan II. Mehmed artan deniz gücüyle sonraki yıl yeniden harekete geçti. Ağustos 1480'de Otranto'ya Gedik Ahmed Paşa komutasında bir ordu çıkardı ve Rodos'a saldırdı. Başarının eşiğindeki II. Mehmed'in bilinmeyen bir yöne, belki Mısır'a doğru sefere çıkmak üzereyken 1481'de Hünkârçayın'nda ansızın ölmesi İtalya girişimine son verdi.

http://internetteki.eniyiforum.net

admın

avatar
Admin
Admin
İmparatorluğun yeniden kuruluşu (1402-81) 3:




II. Mehmed büyük fetihlerinin yanı sıra imparatorluğun kurumsal yapılanmasına da önem yerdi. Önceki yüzyılda örf aracılığıyla gelişmiş olan siyasal, yönetsel, hukuksal ve askeri usulleri bir dizi kanunnamede (bak. Fatih Kanunnamesi) sistemleştirmeye çalıştı. Ama gerekli derlemenin boyutları ve art arda gelen seferler nedeniyle bu iş, ancak 16. yüzyıl ortalarında, I. Süleyman'ın (Kanuni) hükümdarlığında tamamlanabildi. Devletin ekonomik ve toplumsal temellerinin sağlamlaştırılması açısından da çelişkili sayılabilecek bir başarıya ulaşan II. Mehmed'in en önemli sorunu, bir yandan askeri harekâtlarını, bir yandan da yeni yönetim aygıtlarını finanse edecek parayı bulmaktı. Hem Osmanlı merkeziyetçiliği görece ileri bir likiditeye yaslanmak zorundaydı, hem de devlet büyüyüp karmaşıklaştıkça (özellikle ordu aracılığıyla) ekonomiye gittikçe ağırlaşan bir yük biniyordu. Fethedilen toprakların çoğu has ve zeamet biçiminde dağıtılmış, sonra da bunların bir bölümü eski Türk soylularınca çeşitli yollardan mülk ve vakıf statüsüne geçirilerek asker (cebelü) besleme yükümlülüğünden arındırılmış olduğu için, II. Mehmed'in öncellerinden devraldığı vergi usul ve mekanizmaları ne yeterli nakit, ne de yeterli sayıda eyalet süvarisi sağlayabiliyordu. II. Mehmed'in bu durumda denediği çözümler kısa vadeli amaçlarına ulaştıysa da, uzun vadede ciddi sorunlar doğurdu. İlk önlem olarak, belirli aralarla bütün sikkeleri dolaşımdan çekip yerlerine nominal değeri aynı, ama ayan düşük sikke (züyuf akçe) çıkarttı, yani tağşiş usulünü devreye soktu. Herkesi yeni sikkeleri kullanmaya zorlamak için, her yana olağanüstü yetkilerle donatılmış silahlı müfrezeler yollayarak, duyurulan süre içinde yenisiyle değiştirilmemiş daha değerli eski sikkelere karşılıksız el koydu. Böylece halkın elindeki altın, gümüş ya da bakırın bir bölümü hazineye aktanldıysa da tağşişlerin kısa zamanda yol açtığı hızlı enflasyon zanaat üretimine ve ticarete zarar verdi. II. Mehmed'in ek gelir arayışında başvurduğu ikinci yöntem bazı zorunlu tüketim maddelerini devlet tekeline almak, sonra bu gelir kaynaklarını birer mukataa olarak açık artırma yoluyla en yüksek peşin bedeli ödeyenlere belirli sürelerle satmaktı. Tarım dışı sektörlerde mültezimliğin hızla yayılmasına ve tefeci sermayesinin güçlenmesine yol açan bu uygulama da, mukataaları alanların bir an önce kâra geçme çabalan nedeniyle suni darlıklar yaratılması ve fahiş fiyatlar üzerinden satış yapılması sonucunu doğurdu. Son olarak II. Mehmed, gelir yaratan her türlü mülkiyetin son çözümlemede sultana ait olduğu ilkesini getirdi ve özellikle tarımsal arazi üzerindeki devlet rakabesini güçlendirerek geniş mülk ve vakıf topraklarını zoralım yoluyla mirî araziye kattı. Mirî araziden sipahilere dağıtılan küçük tımar sayısını artırmayı amaçlayan bu kapsamlı müdahale, gelir kaybına uğrayan ilmiye sınıfı üyeleri, eski Türk aileleri ve hatta büyük malikâneler edinerek eski ailelere benzemeye başlayan bazı devşirmeler arasında büyük hoşnutsuzluk yarattı. Sultanın tasarrufu örfi hukuk çerçevesinde gerçekleştiğinden, tepkiler özel mülkiyeti koruyan şeriat kanalından dile getirildi. II. Mehmed son yıllarda saltanatını ulemayı, Türk soylularını ye devşirmeleri birbirine karşı kullanarak sürdürebildi. Örneğin Çandarlı Halil Paşa'yı idam ettirdikten sonra bütün sadrazamlarını devşirmelerden seçmesine karşın son sadrazamı, kökeni eski Türk ailelerine dayanan Karamanı Mehmed Paşa'ydı.

http://internetteki.eniyiforum.net

7 II. Bayezid dönemi ( 1481- 1512) Bir Cuma Tem. 24, 2009 7:35 am

admın

avatar
Admin
Admin
II. Mehmed'den sonra tahta çıkan II. Bayezid'in saltanatı göreli bir durgunluk ve dinlenme dönemi oldu. II. Mehmed'in seferlerini finanse etmek için başvurduğu yaptırımlar, hükümdarlığının son yıllarında İstanbul'daki belli başlı hizipler arasında büyük bir gerilime, neredeyse bir iç savaş durumuna yol açmıştı. Bu koşullarda başkente ilk varan Bayezid yeniçerilerin desteğiyle tahta çıktıktan sonra şeriat ve restorasyon yanlısı banşçı niyetlerini Türk soylulanna açarak başlangıçta küçük şehzade Cem Sultan'ı destekleyen bu kesimi kendine çekti. II. Mehmed'in politikasını izlemeye yatkın olan Cem Sultan'ı babasının ölümünü geç haber aldığı Güneybatı Anadolu'da sıkıştırdı ve 1481 yazında Memlûklerin denetimindeki Suriye'ye kaçmaya zorladı. Ertesi yıl Memlûklerin ve Karamanlıların yardımıyla geri dönen Cem Sultan göçebe aşiretlerin desteğini sağlayamayınca, önce Rodos'ta, sonra papanın yanında Roma'da, daha sonra da Fransa'da sürgünde yaşadı ve 1495'te öldü.

Hıristiyanların Cem Sultan'ı yeni bir Haçlı seferine alet edebilecekleri endişesi, II. Bayezid'i kardeşinin güvenlik içinde bakımı, yani yumuşak bir biçimde mahpus tutulması karşılığında her yıl Avrupa'ya haraç ödemeye zorladığı gibi, iç hoşnutsuz-luklan çeşitli uzlaşmalarla gidermeye yöneltti. II. Mehmed'in el Tcoyup mirîye geçirdiği mülk ve vakıflan sahiplerine geri verdi. Savaş giderlerinin özel müsaderelere gerek duyulmadan karşılanabilmesi için avânz-ı divaniye vergisini yürürlüğe koydu. Sikkeler yeniden nominal değerlerine kavuşturuldu ve II. Mehmed'in amaçladığı ekonomik canlanma gerçekleşmeye başladı. Merkezî yönetim gelirlerle giderlerin düzenli biçimde dengelendiği bir bütçe sistemine geçirildi. Kültürel alanda II. Bayezid, önceki yanm yüzyılın artan Avrupalılaşma eğilimine karşı güçlü bir tepkiyi simgeledi. Türk dili ile İslam gelenekleri öne çıkarıldı. Orta ve Doğu Anadolu'daki göçebe aşiretlerin giderek Şiiliğe kaymaları ile merkezin artan katılıkla Sünniliğe sanlması da beyliğin başlangıçtaki dayanaklarının devletleşme sürecinde ezilmesine yol açan kutuplaşmanın ifadesi oldu.

II. Bayezid dışta banşı korumayı yeğlemekle birlikte gelişen olaylar ve görece militan kapıkullannın zaman zaman yoğunlaşan talepleri yüzünden bazı seferlere zorlandı. Rumeli'de Hersek'i alarak (1483) Tuna ile Sava ırmaklarının güneyindeki imparatorluk topraklarını bütünledi; böylece yalnız Belgrad Osmanlı denetimi dışında kaldı. Macar kralı I. Mâtyâs (hd 1458-90) daha çok Bohemya üzerinde egemenlik kurmaya yöneldiğinden 1484'te Osmanlılarla banş imzalamayı kabul etti; onun ölümünden sonra da Macaristan'da taht kavga-lan Bayezid'in kalan saltanat yıllarında bu cephede olay çıkmamasını sağladı. Kuzeydoğuda ise Osmanlı sının Tuna'nın kuzeyine, Karadeniz kıyılarına ulaştı. Tuna ve Dinyester ağızlarındaki Kili ve Akkerman kalelerinin fethiyle Kuzey Avrupa'nın Karadeniz ve Akdeniz'le ticaretinin belli başlı antrepolan Osmanlılann denetimine geçti. II. Bayezid'in böylelikle Boğdan'ı (Moldavya) metbuluğunu kabule zorlaması Romanya prensliklerini imparatorluğa katma yolunda önemli bir adım oldu. Bu ilerlemelerin Polonya'nın emelleriyle çelişmesi savaşa yol açtıysa da (1483-89), III. İvan'ın (hd 1462-1505) yönetimi altında Moskova'nın güçlenmesi karşısında Polonya dikkatini bu yeni tehlikeye yöneltince, Osmanlı cephesi sakin kaldı.

II. Bayezid bundan sonra, II. Mehmed'in Fırat'a ulaşan son fetihlerinin Osmanlılan ilk kez Memlûklerle karşılaştırdığı doğuya yöneldi. Kilikya'nın büyük bölümüyle Van Gölünün güneyindeki dağları elinde bulunduran Dulkadıroğulları beyliği üzerindeki nüfuz mücadelesi ve Osmanlıların Mekke ile Medine'nin yönetimine katılma arzusu, aralıklarla süren bir savaşa ( 1485-91) yol açtı. II. Bayezid'in işi sıkı tutmayıp asıl kuvvetlerini ileri sürmemesi ve dolayısıyla herhangi bir somut başarı elde edilememesi Osmanlı egemen sınıfı içinde hoşnutsuzluk ve eleştirilere yol açtı. Bunun üstesinden gelmek için II. Bayezid, Macarların bölünmelerinden yararlanarak Belgrad'ı almaya kalkıştıysa da başarısızlığa uğradı ve Transilvanya, Hırvatistan ve Kârnten'e yollanan akıncılar sonuç alamadan geri döndü.

Cem Sultan'ın öldüğü yıl (1495) Macaristan'la yeni bir barış imzalayan ve her iki açıdan rahatlayan II. Bayezid, zedelenen ününü onarmak için bu kez Avrupa'daki öbür önemli düşmanı Venedik'i hedef seçti. Mora, Dalmaçya ve Arnavutluk'ta ayaklanma kışkırtmakta olan Venedik 1489'da Kıbrıs'ı da denetimine almış, burada kurduğu büyük deniz üssünü Memlûklere karşı Osmanlılara kullandırtmamış, ama böylece adanın stratejik önemine sultanın dikkatini çekmişti. II. Bayezid ayrıca Mora'daki son Venedik limanlarını da alarak Doğu Akdeniz'deki Osmanlı deniz üstünlüğünü mutlaklaştırmayı umuyordu. Çıkan savaşta ( 1499- 1503) Kıbrıs dışında bu amaçların hepsi gerçekleşti. Osmanlılar ilk kez Akdeniz'in büyük deniz güçlerinden biri konumuna yükseldi ve Avrupa diplomasisinin dokusuna katıldı.

Saltanatının son yıllarında Doğu Anadolu'daki ayaklanmalarla uğraşmak zorunda kalan II. Bayezid bu zaferden gerektiği gibi yararlanamadı. Doğuda özerk, "uygarlık dışı" göçebeler ile istikrarlı, yerleşik Ortadoğu uygarlıkları arasındaki klasik çekişme bir kez daha su yüzüne çıkıyordu. Türkmenler, Osmanlıların dolaysız yönetimlerini imparatorluğun her köşesine yayma çabalarına direniyor, Sünni İslam düzenine karşı tepkilerinde Şii tarikatların şeyhlerine bağlanıyorlardı. Bu şeyhlerin en güçlüleri ise, o sırada İran'ın büyük bölümünü ele geçiren Erdebilli Safevilerdi. Şah İsmail'in (hd 1501-24) yönetimi altında Safeviler Anadolu'nun dört bir yanına propagandacılar göndererek yalnızca aşiretler arasında değil yerleşik köylüler ve bazı kentli kesimler arasında da dinsel muhalefet ve siyasal ayaklanma çağrısında bulunmaya başladılar. II. Bayezid Avrupa cephesiyle uğraşması sonucu ilk birkaç hareketle baş edemedi. Ardından Anadolu çapında büyük bir ayaklanma çıkınca büyük bir sefer (1502-03) düzenlemek zorunda kaldı ve Safeviler ile Türkmen yandaşlarının birçoğunu İran'a sürmeyi başardı. Ama Şah İsmail'in Anadolu'da propaganda etkinliğini sürdürmesi 1511'de Osmanlılara karşı ikinci büyük ayaklanmaya yol açtı. Halkın çok çeşitli kesimlerinin hoşnutsuzlukları merkezî yönetime karşı dinsel bir hareketin örtüsü altında birleşti ve ancak sadrazam Hadım Ali Paşa'nın yönettiği geniş çaplı bir harekâtla bastırılabildi. Ayaklanmayı doğuran koşulların ortadan kalkması ise sonunda yeniçerilerin II. Bayezid'i devirip oğlu Se-üm'i tahta çıkarmalarıyla noktalandı. 1. Selim dönemi (1512-20). Saldırgan bir fetihler politikasına dönüşü önerdiği için I. Selim yeniçerilerin doğal adayıydı, ama kendisini iktidara getirenlere bağımlı kalmak istemiyordu. Bu yüzden yalnızca erkek kardeşleriyle onlann yedi oğlunu değil, kendi beş oğlundan dördünü de öldürttü ve tahtın tek vârisi olarak en yetenekli oğlu Süleyman'ı bıraktı. Böylece olası muhaliflerinin meşru bir alternatif çevresinde birleşmelerini önledi

http://internetteki.eniyiforum.net

admın

avatar
Admin
Admin
I. Selim'in emelleri Asya kadar Avrupa' ya da yönelikti, ama ilk hedefi babasının son yıllarından miras kalan Anadolu, göçebelik, Şiilik/Alevilik ve doğu sorunu olmak zorundaydı. Tarihte yönetimlerin görülmedik boyutlarda şiddet kullanarak beklenen kalıplar dışında hareket ettikleri ve karşıtlarını gafil avladıktan, zorun her şeyi belirlediği bazı ender ve tipik olaylar vardır. I. Selim de Yavuz lakabıyla ünlenmesine yol açan böyle bir acımasızlığı, kardeş, yeğen ve oğullarından sonra Doğu Anadolu'da bir tahmine göre 40 bin göçebe ve köylüyü İran yanlısı oldukları gerekçesiyle kılıçtan geçirerek gösterdi. Bu katliamın dolaysız kurbanları kadar saldığı korku da, o zamana değin önemli Şii/Alevi kitlelerinin yaşadığı Anadolu'da nüfusun büyük bölümünün Sünni olmasında belirleyici rol oynadı. 1514 yazında ise I. Selim doğrudan Safevi Devleti'ne saldırdı; hem İran'ı imparatorluğuna katmayı, hem de dinsel sapkınlık (Rafızilik) tehlikesinin kökünü kazımayı umuyordu. Şah İsmail tarlalardaki ürünü yakıp kuyuları kullanılmaz hale getirerek iran'ın ortalarına çekiliyor, araziden beslenemeyen Osmanlıların kış bastırdığında üslerine dönmek zorunda kalacaklarını hesaplıyordu. Ama Safevilerin militan Kızılbaş yandaşlarının zorlamasıyla Osmanlıların Azerbaycan'a girmeden yollarını keserek çarpışmaya girdi. 23 Ağustos 1514'te, Fırat'ın doğu yakasındaki Çaldıran'da Safevilerin mızrak ve ok-yay ile donatılmış süvarisi Osmanlıların taktik ve silah üstünlüğü, özellikle yeni sahra topçusunun ateş gücü karşısında bozguna uğradı. Ama Azerbaycan işgal edildiği halde Osmanlı zaferi ne İran'ın fethine, ne de Safevi Devleti'nin çökmesine yol açtı. Üstelik ganimetin Avrupa'daki seferlere göre azlığı ve Bektaşi yeniçerileri hedef alan Safevi propagandası nedeniyle Osmanlı ordusunda hoşnutsuzluk baş gösterince, I. Selim çekilmeye karar verdi ve Safeviler direnmeyle karşılaşmaksızın Azerbaycan'ı geri aldılar. Çaldıran Savaşı'nın başlıca sonucu, Şah İsmail'in ve ardıllarının en az bir yüzyıl boyunca Osmanlılarla açık çatışmaya girmekten kaçınmaları oldu. Bu politika Safevi ordusunu ezilmekten korudu, ama I. Selim'in Doğu Anadolu'daki son bağımsız Türkmen hanedanlarını ortadan kaldırmasına ( 1515-17) ve çürüme halindeki Memlûk Devleti karşısında stratejik üstünlük sağlamasına olanak verdi. Dolayısıyla Şah İsmail Çaldıran Savaşı sonrasında ordusunu toparlamaya çalışırken, I. Selim 1516-17 yazı ve kışını kapsayan tek bir seferle Memlûkleri yıkıp geçti. Suriye'deki Mercidabık ve Kahire önlerindeki Ridaniye savaşlarında Memlûk ordusu topçu desteğindeki disiplinli Osmanlı piyade ve atlılarına karşı koyamadı. Osmanlıların önemli mevki ve gelir vaatleri karşılığında taraf değiştiren çok sayıda yüksek Memlûk görevlisinin desteğinin yanı sıra, Suriye ve Mısır'ın belli başlı kentlerinin Memlûk egemenliğinin son yüzyılındaki anarşi ve terör karşısında Osmanlı düzen ve egemenliğini seçmeleri de fethi kolaylaştırıcı rol oynadı.

Safevilere indirdiği ağır darbeden sonra sol kanadından kaygı duymadan hemen Mısır üzerine yürüyen I. Selim, İran ve daha sonra fethedilecek Mezopotamya dışında eski İslam halifeliğinin bütün topraklarını alarak imparatorluğunu iki katına çıkardı. Bu kazanımlar Osmanlılar için çok önemliydi. Etkili bir yönetim altında Arap dünyasının İstanbul'a sağladığı yeni gelirlerle 15. yüzyıldan kalma mali sorunlar çözüme kavuşturuldu. İslamın kutsal kentlerinin ele geçirilmesi, Müslüman hükümdarlarının en önemlisi olarak sultanın konumunu pekiştirdi. Osmanlılar daha önce ancak dolaylı bilgilerinin olduğu yüksek İslam uygarlığının düşünsel, sanatsal ve yönetsel mirasıyla doğrudan ilişkiye girdi. Arap dünyasından İstanbul'a zamanın önde gelen Müslüman düşünür, zanaatçı, yönetici ve sanatçıları akmaya başladı. Bunlar Osmanlı toplum yaşamının her alanına girdiler ve imparatorluğu eskisini çok aşan boyutlarda geleneksel İslam devletine dönüştürdüler. Iran ve Maveraünnehir Arap dünyasından koparken, Anadolu ve Güneydoğu Avrupa ilk kez Ortadoğu ile eklemlendi ve Osmanlılar Avrupa'yla Uzakdoğu arasında uzanan eski ticaret yollarının Ortadoğu kavşağına yerleştiler. Oysa büyük coğrafi keşifler bağlamında Afrika'nın güneyindeki Ümit Burnunu dolaşarak Hindistan'a giden denizyolu açılalı beri, binlerce yıllık ipek ve Baharat yolları aynı önemi taşımaz olmuştu. Memlûk Devleti'nin zayıflamasının başlıca nedenlerinden biri de, Hint Okyanusunda Portekizlilerin belirmesiydi. Osmanlılar bu Portekiz varlığına karşı koymaya çalışacak, ama Akdeniz ve Kızıldeniz yapısı kadırgalarıyla bunu başaramayacaklardı. İmparatorluk zenginlik ve kudretinin doruğuna yaklaşırken, dünya ekonomisinin merkezi geri dönülmez biçimde Atlas Okyanusuna kaymaya başlamıştı. Bu evrensel dinamiğin etkileri 17. ve 18. yüzyıllarda daha çok duyulacaktı.

Yavuz Sultan Selim'in son yılları İstanbul'da büyük zaferlerinin yarattığı gelir kaynaklarını ve itiban değerlendirip sultanın mutlak üstünlüğünü pekiştirmekle geçti.

http://internetteki.eniyiforum.net

9 Kanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-66) Bir Cuma Tem. 24, 2009 7:37 am

admın

avatar
Admin
Admin
I. Selim'in attığı bu temeller, Avrupa'da Muhteşem lakabıyla tanınan oğlu I. Süleyman'ın (Kanuni) hükümdarlığı sırasında tam olarak evrilerek Osmanlı Devleti ve toplumunun "klasik" denen çehresini yarattı. Süleyman kendinden önce ya da sonra hiçbir sultana nasip olmayan bir konumda tahta çıktı. Rakipsizdi, önünde muhalefet yoktu; Türk soylularından geriye kalanlar kadar devşirmeler de temelde denetim altındaydı. Arap dünyasının fethi ek mali yükler getirmeksizin hazine gelirlerini bir kat artırmıştı. Süleyman önündeki bu fırsatlardan tam olarak yararlanamadıysa da, gerileme başlamadan önce saltanatı Osmanlı tarihinin altın çağına tanık oldu.

İlk aşamada Avrupa'daki Osmanlı yayılmasının büyük savaş alanları Macaristan'a ve Akdenize kaydı. Bu arada önceki padi
şahlann karşısındaki zayıf düşmanların yerini güçlü Habsburg hanedanı almıştı; Habsburglar papanın Osmanlı tehlikesine karşı birlik çağrılarım destekliyordu.

I. Süleyman'ın Avrupa'daki başlıca müttefiki ise, Habsburgların kendi üzerindeki baskısını bu yolla azaltmaya çalışan Fransa kralı I. François'ydı. Kara savaşı Macaristan üzerinde düğümlendi ve üç aşamada gelişti. 1520-26 arasında Osmanlı saldırısının bütün ağırlığını iki imparatorluk arasında tampon oluşturan bağımsız Macar Krallığı yüklendi ve II. Lajos'un (hd 1516-26) zayıf önderliği, feodal parçalanma, soylular arasında Habsburg yönetimini kabul edip etmeme konusunda baş gösteren ayrılıklar, son olarak da Protestan Reform hareketinin getirdiği ulusal ve toplumsal bölünmeler güçlü bir savunmayı olanaksız kıldı. Sonuçta I. Süleyman, Ağustos 1521'de Belgrad'ı alarak Tuna'nın kuzeyine giden yolu açtı.

29 Ağustos 1526'da Osmanlı sahra topçusu Mohaç'ta Macar zırhlı şövalyelerinin büyük bölümünü iki saatte yok edince de birleşik ve bağımsız bir Macaristan için son umutlar II. Lajos ile birlikte savaş meydanında kaldı.

http://internetteki.eniyiforum.net

admın

avatar
Admin
Admin
Transilvanya'nın Habsburg düşmanı prensi Jânos Zâpolya'nın (hd 1526-40) sultanın metbuluğuna girmesi karşılığında, Macaristan'a yerli yönetime ve askeri sisteme karışmayan bir özerklik verilmesiyle belirlendi. İmparator V. Karl'ın (Şarlken; hd 1519-56) kardeşi Habsburg prensi I. Ferdinand, Macar soylularının Habsburglardan yardım isteyen kesiminin desteğiyle Macaristan'ın kuzey bölümünü işgal etti ve fiilen Avusturya'ya kattı; 1527-28'de ise ülkenin kalanını fethetmeye girişti. Buna karşı I. Süleyman Anadolu'dan döndü; Habsburgları bütün Macaristan'dan çıkardı ve I. Viyana Kuşatması'nı gerçekleştirdi (1529). Belli başlı üslerinden bu kadar uzakta, bu kadar büyük bir ordunun ikmal zorlukları nedeniyle 1514'teki Azerbaycan deneyiminden sonra, bu deneme de başarısızlığa uğradı. Bu da Osmanlılann, zamanın ulaşım teknolojisi ve yaz aylarıyla sefer mevsimi temelinde İstanbul merkez alındığında, ordunun etki alanının en uç noktalarına geldiğinin önemli bir işareti oldu. Viyana da Müslüman ilerleyişine karşı Avrupa'nın yeni ileri karakolu ve savunma mevzii haline geldi. Viyana Kuşatması Osmanlılara önemli yararlar da sağladı; Macaristan üzerindeki egemenliklerini pekiştirdiği gibi I. Ferdinand'ı uzunca bir süre Zâpolya'yı tehdit edemez duruma düşürdü. Kuşatma öbür Avrupa devletlerini korkutarak Katoliklerle Protestanlar arasında barışa ( 1532) yol açtıysa da bu etki kısa sürdü ve I. Ferdinand kendisine yardım vaat eden bağımsız Alman prensleriyle Avrupa hükümdarlarının desteğinden bir türlü emin olamadı. V. Karl bile Osmanlılardan çok Reform ve Fransa sorunlarıyla ilgileniyordu. Dolayısıyla I. Süleyman ikinci Avusturya seferine çıktığında ( 1532) imparatorluk ordusunu meydan savaşına çekemedi ve Habsburg topraklarının geniş kesimlerini yakıp yıkmakla yetinmek zorunda kaldı.

1533 barışıyla I. Ferdinand Orta Macaristan üzerindeki iddiasından vazgeçti ve Zâpolya'nın Osmanlı vasalı olarak yönetimini, I. Süleyman da yıllık haraç karşılığında Kuzey Macaristan'da I. Ferdinand'ın egemenliğini tanıdı. Bu düzenleme, Zâpolya' nın ölürken ( 1540) sultanla arasındaki anlaşmayı bozarak topraklarını Ferdinand'a bırakmasına değin sürdü. Ferdinand bu vasiyeti zorla yürürlüğe koymaya kalktığında I. Süleyman, Zâpolya'nın yeni doğmuş oğlu Jânos Zsigmond'un haklarını korumak bahanesiyle Macaristan'ı işgal ve doğrudan ilhak etti (Ağustos 1541). Böylece Osmanlı-Habsburg ilişkilerinde, iki büyük devletin dolaysız karşı karşıya geldiği ve neredeyse kesintisiz sınır çatışmaları içinde olduğu, ama her iki tarafın da başka uğraşıları nedeniyle açık savaş durumlarının uzun sürmediği, üçüncü ve son dönem başladı.

Bazı Batılı tarihçiler Fransa kralı I. François'yı (hd 1515-47), üzerindeki Habsburg baskısını hafifletmek için Osmanlıları Orta Avrupa'ya saldırmaya özendirmekle suçlamışlardır. Ama Osmanlı ilerleyişi, Fransız diplomasisinden çok, I. Süleyman'ın bir olasılıkla Orta Avrupa pazarlarını ele geçirme arzusundan, bir an önce Habsburgların Macarlar ve Safevilerle ittifak yapmasını önlemeye çalışmasından ve bu arada Katolik-Protestan bölünmesini fırsat bilmesinden kaynaklanıyordu (bu dönemde Protestanlar da en az I. François kadar Osmanlıların iyiliğini ister bir tutum içindeydi). Fransa kralını ise sultan, öncelikle ticari ayrıcalıklar peşinde koşan biri olarak görüyordu. Bu ayrıcalıklar François'ya 1536 kapitülasyonlarıyla tanındı. Anlaşmaya göre Fransız uyruklular imparatorluk topraklarında seyahat ve ticaret özgürlüğüne sahip olacaklar, başka devletlerin uyrukları aynı haklardan yararlanmak isterse gerekli izni almak için Fransız himayesine girmeleri koşulu aranacaktı. Fransa'nın ye öbür ülkelerin Osmanlı sınırları içindeki tüccar ve gezginlerinin aralarındaki davalara Fransız mahkemeleri, Fransız yasaları uyarınca bakacaktı. Doğu Akdeniz'de günümüze değin gelen Fransız ( Levanten) varlığı ve üstünlüğünün temelleri böylece atılmıştı. Kapitülasyonlar daha sonra Osmanlılarla öbür Avrupa devletleri arasında imzalanan ticaret anlaşmalarına da örnek oluşturdu ve bu yolla sağlanan ayrıcalıklar, imparatorluk ticaretini ele geçirip yerli bir tüccar sınıfının yükselişini önlemek için kullanıldı. Osmanlılar ile Habsburgların kımıldanamaz duruma gelmeleri çatışmanın zaman zaman karadan denize kaymasına ve Osmanlı deniz gücünün kendini kanıtlamasına yol açtı. Venedik donanmasının zayıflaması V. Karl'ı, büyük Cenovalı amiral Andrea Doria'yı hizmetine alıp bütün Cenova filosunun da desteğini sağlayarak Akdeniz'in tamamında egemenlik kurma denemesine itti. I. Süleyman buna Saint Jean Şövalyeleri'ni (Hospitalier tarikatı) Rodos'tan kovalayarak ( 1522) karşılık verdiğinde, V. Karl da şövalyeleri Malta'ya yerleştirdi ( 1530) ve Tunus'u aldı ( 1535). I. Süleyman Anadolu'yla uğraşırken Doria bir dizi Mora limanını ele geçirdi ve Osmanlı kıyılarına saldırarak İstanbul'la İskenderiye arasındaki deniz ulaşımını büyük ölçüde aksattı. Bunun üzerine I. Süleyman, Batı Akdeniz'de önemli bir korsan filosu kurup Cezayir'i ve öbür Kuzey Afrika limanlarını fetheden Barbaros Hayreddin Paşa'yı 1533'te kaptanıderya yaptı. Osmanlılar Cezayir'i imparatorluklarına kattılar, ama donanmayı beslemek üzere kaptan paşaya ayrılmış özel eyalet statüsünde tuttular. Cezayir'i Habsburg saldırılarına karşı savunmak için buraya Osmanlı kara birliklerinin gönderilmesi, Barbaros'un sultanın hizmetine girmeyi kabul etmesinde önemli rol oynadı. Barbaros Hayreddin Paşa kısa zamanda Habsburglarla boy ölçüşecek güçte bir donanma inşa ettirdi ve 1537'de İtalya'nın güneyine büyük bir saldırı düzenledi. Fransızlar da söz verdikleri gibi kuzeyden harekete geçtiğinde, İtalya kısa zamanda istila edilebilecekti. Ama Müslümanlarla ittifakının Avrupa'da uyandırabileceği tepkilerden çekinen Fransa sözünü tutmadığından tasarı gerçekleşmedi. Doria'nın Osmanlılara karşı örgütlediği birleşik Avrupa filosu ise 25- 28 Eylül 1538'de Arnavutluk kıyılarındaki Preveze önünde Barbaros Hayreddin Paşa tarafından bozguna uğratıldı. Bunun üzerine Venedik Ege, Mora ve Dalmaçya'daki son mevzilerini terk edip 30 yıl boyunca Doğu Akdeniz'de Osmanlı egemenliğine boyun eğmek zorunda kaldı.

1541'den sonra doğudaki sorunların artan ağırlığı yüzünden I. Süleyman Avrupa'daki emellerini gerçekleştiremedi. Doğu Anadolu'daki Safevi yandaşlarını ve propagandacılarını bir kez daha amansızca ezdikten sonra Maveraünnehir'deki Özbek Devleti'ni de İran'a doğudan saldırttı. Şah İsmail'in ölümü ve oğlu I. Tahmasb'ın (hd 1524-76) çok küçük yaşta tahta çıkarılmasının ardından İran kargaşa içine girmişti, ama I. Süleyman ancak Avrupa cephesindeki kısa durgunluklar sırasında bundan yararlanabildi. 1534-35, 1548-50 ve 1554 yıllarında İran'ın kuzeybatısına üç büyük sefer düzenleyerek Kafkasya'nın güney kesimlerinde, Azerbaycan'da ve Irak'ta Safevi topraklarını ele geçirdiyse de, İran ordusunu kıstırıp yenemedi. Üstelik her seferinde, ikmal sorunları yüzünden kış aylarında Anadolu' ya çekilerek fetihlerini gözden çıkardı. Sonunda düşmanlarını kesin sonuç alınacak bir meydan savaşına çekme umudunu yitirerek Amasya Antlaşması'nı ( 29 Mayıs 1555) imzaladı; Irak ve Doğu Anadolu'yu elde tutarken Azerbaycan ve Kafkasya üzerindeki hak iddialarından vazgeçmeye, ayrıca İranlı Şii hacıların gerek Mekke ve Medine' yi, gerekse Irak'taki kutsal yerleri ve Kerbela'yı ziyaret etmelerine izin vermeye razı oldu. Böylece Orta Avrupa'da Osmanlı fetihlerini sınırlamış olan coğrafya koşulları, doğuda da Azerbaycan'ın batısını Osmanlı yayılmasının uç noktası olarak belirledi ve Safevi tehlikesinin ortadan kalkmasını engelledi. Ortadoğu'daki topraklarından geçen eski ticaret yollarını canlandırmada ise I. Süleyman bazı geçici başarılar kazandı. Safevilerin Basra Körfezindeki limanlarından destek gören Portekiz filosunu dengelemek amacıyla 1517'de Süveyş'te ve Irak'ı aldıktan hemen sonra 1538'de Basra'da büyük deniz üsleri kurdurdu; buralardaki garnizonlar ile filolar aracılığıyla Portekiz saldırılarına karşı koymakla yetinmeyip Hint Okyanusunda zaman zaman açık deniz savaşlarına da girişti. Sonuçta eski ticaret yolu 16. yüzyılda önceki yük hacminin bir bölümüne yeniden kavuştu. Ama Portekizliler kendi tekellerindeki denizyolunda, Osmanlı topraklarından geçen malların karşılaştığı iç gümrüklerden kaçınabildiklerinden, Doğu'da mal alırken daha yüksek fiyat ödeyip Avrupa'da daha ucuza satabiliyorlardı. Dolayısıyla İpek ve Baharat yolları tam olarak canlanamadı. Gene de geleneksel ticaret yolları ancak Ümit Burnu yolu Portekizlilerden çok daha güçlü İngiltere ve Hollanda donanmalarının eline geçtikten sonra kesin olarak sönmeye yüz tuttu. Klasik Dönemde Osmanlı toplumu ve yönetimi. İki yüz yıldır Osmanlı topraklarında evrilmekte olan toplumsal ilişkiler ve yönetsel kurumlar klasik biçim ve kalıplanna 16. yüzyılda ulaştı.

http://internetteki.eniyiforum.net

11 Yükselme döneminde Osmanlı toplum yapısı Bir Cuma Tem. 24, 2009 7:38 am

admın

avatar
Admin
Admin
Osmanlı toplumunun temel bölünmesi, genel adı "askeri" olan küçük bir egemen sınıf ile reaya denen büyük teba kitlesi arasındaydı. Hemen bütün ortaçağ düzenlerinde olduğu gibi, silah taşıma, orduyu oluşturma, tımar alma ve toprak gelirlerini toplama yetkileri yalnızca askerlerin kalıtsal ayncalığıydı; reaya kategorisinin ezici çoğunluğunu ve asıl kitlesini oluşturan köylüler ise, toprağa bağhlıklan aynı derecede kalıtsal, sürekli kiracı konumundaydılar. Üzerinde yaşadıkta ve işledikleri, üç yıl üst üste boş bırakamadıklan küçük çiftin çeşitli vergi ve resimlerini, parçası olduklan tımar, zeamet ya da hasın sahib-i arzına düzenli biçimde ödemekle yükümlüydüler; kendileri tımar alamaz, silah kuşanamazlardı. "Sipahi oğlu sipahi"lerin irili ufaklı dirlik sahipleri sınıfını, "raiyyet oğlu raiyyet"lerin ise toprağa bağlı köylü sınıfını oluşturmala-n. kuraldı. Bununla birlikte Osmanlı egemen sınıfı ideolojik düzlemde 1) sultana ve devletine sadakat; 2) İslam dini ve ibadeti ile içerdiği düşünce ve eylem sistemini benimseyip uygulama; 3) Osmanlılığın tanımı sayılan karmaşık dil, gelenek ve davranış biçimlerine eksiksiz uyma ölçütleriyle belirlendiğinden, bu özellikleri edinebilen reaya ilke olarak sınıf atlayabilirdi. Osmanlı egemen sınıfının bütün üyeleri II. Mehmed'den sonra ister dar anlamda devşirme, ister Türk soylusu kökenli olsunlar ancak kapıkulluğunu, yani sultanın kulu olmayı benimseyerek, efendilerinin toplumsal konumunu paylaştıklarım tescil ettirebi-liyorlardı. Yani hem bir egemen sınıftılar, hem de birer kul olarak canları, şahıslan, mal ve mülkleri sultanın keyfine bağlıydı. Temel işlevleri devletin İslami niteliğini sürdürmek ve imparatorluğu yönetip savunmaktı. Osmanlı devlet anlayışına göre sultanın egemenliğinin başlıca özelliği, hem imparatorluğun bütün zenginlik kaynaklannı sahiplenme hakkını ve hem de bu kaynakla-n işletme yetkisini içermesiydi. Bu zenginlikleri devlet ve sultan yaranna geliştirmek, korumak ve değerlerdirmek egemen sınıfın başlıca göreviydi. Reaya ise, toprağı işleyerek ya da zanaat ve ticaretle uğraşarak ve elde ettiği gelirin bir bölümünü vergi biçiminde egemen sınıfa aktararak bu zenginlikleri üretmeyi üstlenen sınıftı. Nizam-ı âlemde herkes yerini ve haddini bilmeliydi. Ortaçağda Batı'da benimsenen "savaşan (pugnatores), dua eden (oratores) ve çalışan (laboratores) üç sınıf" kuramına Osmanlılarda böyle bir dünya görüşü denk düşüyordu.

Bu ideolojik kurgulamanın ve hukuk kurallarının ötesinde Osmanlı egemen sınıfı dört işlevsel kuruma ayrılmıştı. Başında bizzat sultanın bulunduğu mülkiye öbür kurumları ve Osmanlı sisteminin bütününü yönetiyordu. Seyfiye (Arapçada "kılıç ehli"), imparatorluğu genişletmekten, güvenliği korumaktan sorumlu, dar anlamda askeri kurumdu. Hazine-i Âmire biçiminde örgütlenen kalemiye, imparatorluk gelirlerinin toplanması ye harcanmasına bakıyordu. Ulemayı yani din bilimlerine vakıf bütün Osmanlıları kapsayan ilmiye ise, İslamı yaymak ve örgütlemek, şeriatı savunmak ve uygulamak, mahkemelerde yorumlamak, cami ve mekteplerde öğretmek ve incelenip yorumlanmasını gözetmekle uğraşıyordu. Yaşamın egemen sınıf örgütlenmesinin dışında kalan alanlarında, yönetilen sınıf üyeleri diledikleri gibi örgütlenebilirdi. İslam toplumunda bu örgütlenmeleri büyük ölçüde din ve meslek ayrımları belirtiyordu. Yönetilen sınıf içindeki her belli başlı inanç grubu millet denen görece özerk bir cemaat oluşturuyordu. Bunlann her biri kendi yasaları ve iç yapısıyla yaşıyor, başındaki dinsel önder üyelerinin görev ve sorumluluklarını yerine getirmelerinden, özellikle vergilerini ödemelerinden ve güvenlik işlerinden sultana karşı sorumlu oluyordu. Her millet ayrıca evlenme, boşanma, ölüm ve doğum, sağlık, eğitim, iç güvenlik ve adalet gibi konularda Osmanlı Devleti'nin üstlenmediği pek çok toplumsal ve yönetsel işlevi yerine getiriyordu. Osmanlı toplumunun bütününde olduğu gibi milletler içinde de belli bir toplumsal hareketlilik vardı. İnsanlar yeteneklerine ve şanslarına bağlı olarak cemaat içinde daha üst ya da alt konumlara gelebilir, din değiştirmek isterlerse bir milletten öbürüne geçebilirlerdi. Ama milletlerin hepsi içlerinden çıkan dönmelere düşmanca davrandığından toplumsal uyumu ve banşı koruma kaygısı içindeki devlet de böyle yatay geçişleri iyi karşılamıyordu. Millet sistemi 500 yıl boyunca imparatorluğun çeşitli halklarını birbirinden olabildiğince ayrı tutarak olası sürtüşmeleri en aza indirmede başanlı oldu. Ama Osmanlı toplumunun gerek egemen sınıfı, gerekse yönetilenleri birbirinden ayırmak kadar ilişki-lendirmeye ve birleştirmeye yarayan bağ dokuları da vardı. Sultana sadakat ideolojisi sistemin çok önemli bir harcıydı. Bu soyut kavramın ötesinde, zanaat loncaları ve tarikatlar da çeşitli gruplar arasında ilişki ve işbirliği ortamı sağlayarak birleştirici rol oynuyorlardı.

Osmanlı egemen sınıfı içinde en önemli örgütsel birim mukataaydı. Mukataa egemen sınıftan birinin son çözümlemede hepsi sultanın sayılan gelir kaynaklarından bir bölümünü "kesmesi" ve sultanın belirlediği amaçlar çerçevesinde o kaynağı işletmeye yeterli yetkilerle donatılması demekti. Mukataa genel kategorisinin en yaygın türü olan tımar. Batı Avrupa feodalizminin fief lerinden çok daha merkeziyetçi bir dağıtım sistemine dayanıyor ve gene onlardan farklı olarak bir çeşit bireysel sözleşmeye dayalı karşılıklı hak ve yükümlülükleri içeriyordu. Devlete borçlu olduğu (askeri) hizmetler karşılığında tımar sahibi kendisine tahsis edilen gelir kaynağının tümünü alıyordu; bu gelirin harcamalarından artakalanı dilediği gibi biriktirebilir, yatırabilir, tımar gelirinden ayrı olan kişisel servetini artırmak için kullanabilirdi. (Bu, küçük sipahi tımarlan için uygulamada pek gerçekleşemediğinden sipahiler asıl yükselme ve zenginleşme umutlarını yeni savaşlara bağlıyorlardı. Sipahi tımarlarını küçük, sefere çıkma arzusunu yüksek tutmak da devlet politikasıy-dı.) Askeri ve yönetsel görevlerin büyük çoğunluğunun nakit maaş yerine tımar verilerek ödüllendirilmesi' hazineyi, son derece dağınık bir küçük köylü üretimi temelinden aynî vergileri toplayıp paraya çevirerek maaş biçiminde dağıtmak derdinden kurtarıyordu. 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlıların Avrupa'nın güneydoğusunda fethettiği toprakların neredeyse tamamı komutan ve askerlere tımar olarak verilmişti. Ayrıca, merkezî yönetimin üst yetkililerine de bazen, hazinece ödenen maaşlarına ek olarak tımar veriliyordu.

Mukataanın ikinci önemli biçimi emanetti ve emanet alan kişilere emin denirdi. Tımar sahibinden farklı olarak emin, emanet aldığı kaynakların gelirinin tümünü hazineye devreder, buna karşılık maaş alırdı. Böylece emanetine giren gelir kaynaklarını yönetmenin dışında bir hizmet yerine getirmezdi. Çağdaş devlet memurlarına en çok benzeyen Osmanlı görevlisi tipi olan emin, aynı zamanda en az rastlanandı; eminler daha çok, merkezî yönetimin hemen yakınında ve sıkı denetimi altında olan gümrükler ile pazar ve hallerde vergi ve resim topluyordu.

Emanet ile tımar arasında yer alan bir üçüncü mukataa türü iltizamdı; iltizam alan kişilere de mültezim denirdi. Mültezim, iltizamına giren kaynaklardan topladığı gelirin bir bölümünü hazineye ödüyor, kalanını alıkoyuyordu. Uygulamada hazinenin hakkını peşin ve nakit olarak ödüyor, bundan sonraki gelir toplama etkinliğiyle, hem cebinden verdiği ilk iltizam bedelini, hem de (olacaksa) kendi kâr payını çıkarıyordu. Hükümetin yeniçerilere maaş (ulufe) ödeme ve giderek debdebesi artan bir sarayın giderlerini karşılama gereksinimi, devletin derinleşmesi ve ağırlaşması sürecine paralel olarak keskinleşti. Bu dönemde fethedilen Anadolu ve Arap eyaletlerinde, 15-16. yüzyıllarda bile iltizam usulü yaygındı, çünkü peşin alınan iltizam bedelleri hazineye acil nakit sağlıyordu. Tımarlı sipahilerin önemi çeşitli teknolojik ve ekonomik gelişmeler sonucu azaldıkça, tımarların geri alınıp mirî arazinin daha çok iltizam biçiminde dağıtılması da hızlandı.

Osmanlı toplumunda hukuki örgütlenme ve etkinlikler şeriat ve örfi kanunlardan oluşan ikili bir yapı üzerine kuruluydu. Bütün Müslüman cemaatleri gibi Osmanlı toplumunun da en önemli hukuki temeli sayılan şeriat, müminlerin yaşamının her alanını kapsadığının var sayılmasına karşın, gerçekte yalnız kişisel davranış türlerinde ayrıntılı hükümler getiriyordu. Kamu hukuku, devlet örgütlenmesi ve yönetimi konularında ise gelişkin değildi. İçerdiği genel ilkeler, somut sorunlarda dindışı yetkililerin yorum ve düzenlemelerine olanak tanıyordu. Osmanlı Devleti'nin İslam bilgin ve hukukçulan, şeriatla açıkça çelişmediği sürece sultanın kanun koyma hakkını kabul ettiler. Dolayısıyla, Hıristiyan ve Yahudi milletlerinin kendi dinsel yasalarına bağlı olmaları gibi, şeriat da İslam milleti üyelerinin kişisel davranış ve konumlarıyla ilgili konularda düzenleme yapıyordu. Sultan da zamanın gerekleri uyannca Osmanlı kurumlan ve uygulamalannda yasal değişiklik yapmak açısından görece serbest kalıyordu. Bu, imparatorluğun uzun ömürlülüğüne önemli ölçüde katkıda bulundu. Bununla birlikte, Osmanlı egemen sınıfı ve devletinin kapsadığı alanın sınırlılığı, buna karşılık dinsel cemaatlere, loncalara, mukataa sahiplerine bırakılan yetki ve görevlerin genişliği göz önünde bulundurulursa, uygulamada sultanlar sanıldığı kadar otokratik değildi. Önceki yüzyıllarda iktidan hep ademi-merkezileştiren geleneksel özerklikler, ancak 19. yüzyılda, Batı'yı örnek alarak çağdaş bir merkeziyetçiliği kurmaya yönelik reform girişimleriyle sona erdi.

http://internetteki.eniyiforum.net

Sponsored content


Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz